Ajda Pekkan ve Arşivin Şahsen Ben'i
Tekin Kara · Klasik müzik editörü · 19 Ekim 2026 · 5 dk okuma
Arşiv, radyonun hafızasıdır derler. Bana kalırsa o cümleye tam güvenmeyin. Hafıza seçer, süsler, unutmazmış gibi yapar; arşiv ise daha naif bir yaratıktır, duyduğunu yazar, büyük harfle de yazar, küçük harfle de. Bu hafta kendi arşivimizi Ajda Pekkan için karıştırdım ve öğrendiklerim, açıkçası, beklediğimden çok daha insancıldı.
848 kez. Sayıyı bir türlü içimde oturtamıyorum; tekrar tekrar okuyorsunuz, yine de şaşırıyorsunuz. Arşive göre Ajda Pekkan o kadar çalınmış. Yanında 173 ayrı şarkı duruyor, bunca çeşitliliği yalnızca 3 program taşımış, ilk kayıt 4 Ağustos 2026. Yani arşivimizin bu sesle tanışığı daha dün sayılır; klasik müzikle geçen benim yıllarımın yanında bir nefes kadar.
İlk tepkim şüphe oldu. Makineler yanılır; parmak izi dediğimiz, yayından kesilen küçük ses pencerelerini okuma yöntemi, konser salonunun dingin akustiğinden geçmez, yayın trafiğinin gürültüsünden geçer. Ama yanılma bu kadar düzenli olmaz. 173 ayrı şarkı, tesadüfe benzemeyen bir sabır. Bir yerden sonra şüpheyi bırakıp dinlemeye başladım.
Şüphenin yerini merak aldı. Tablo yalnızca kalabalık değil, biçimli de. Bir sanatçının arşivimizde bu denli yer tutması, akşamlarımıza sızmış olması demek; sızma ise haber verilerek yapılmaz. Bir bakmışsınız, en çok dönen ses oymuş. Böyle keşifler, radyo dinlemenin en sessiz mutluluklarındandır; kimsenin övgüsüne muhtaç olmadan, yalnızca sayılarak kendini gösterirler.
Şahsen Ben, şahsen arşivde
Listenin tepesinde SAHSEN BEN var; 57 kez çalınmış. Bağırarak yazılmış, hep büyük harfle, sanki şarkı kendinden söz etmekten hiç yorulmamış. Aşağı iniyorsunuz, karşınızda Şahsen Ben; 24 kez. Baş harfleri büyütülmüş, daha sakin oturmuş. Aynı şarkı olduğunu düşünüyorum. Burada emin değilim, ama düşünüyorum: arşivimiz bu şarkıyı ayrı satırlarda, ayrı kimliklerle saklıyor.
Bir düşünsenize. Adı Şahsen Ben olan bir şarkı ve onu bölünmüş saklayan bir defter. Bir satır bağırıyor, öbürü fısıldıyor; şarkı kendinden söz ettikçe arşiv onu yeniden yazıyor, her seferinde el yazısı değişiyor. Bu kadarı fazla ince ayrıntı gibi görünebilir. Bence tam tersi; bir arşivin karakteri en çok böyle küçük tereddütlerde belli oluyor. Tarihçi değilim ama defter tutan herkes bilir: satırlar arasındaki uyumsuzluk, defterin yalanı değil, defterin nabzıdır.
Arşivler bize tam bilgi verdiklerini sanırdım; oysa en dürüst arşiv bile bir çevirmenin cümleleriyle konuşur. Buradaki çevirmen bir makine. Makine bağırılmış adı düz adla karıştırmış olabilir; etti diyebilirim, suç da bulmuyorum. Benim notlarımın kenarında da bitmemiş şarkı adları var. Kâğıt hafızası da ancak bu kadar temiz olur.
Klasik müzik tarafında bu dert eski sayılır. Yazma defterlerden baskı notalara, oradan katalog numaralarına aynı dert hep başka çözümler bulmuş; aynı yapıt değişik bir adla karşınıza çıksa da defter birleşir, kimlik kaybolmaz. Bizim arşivin kuşağı ise dinleyerek öğreniyor. YAZ YAZ YAZ 25 kez çalınmış diyor; arşiv de aynısını yapıyor. Yazıyor, yazıyor, yazıyor; bazen aynı cümleyi değişik bir el yazısıyla yeniden düşürüyor deftere.
Bunun üzerine eğilmemin bir sebebi daha var. Dinleyerek tanıma, insana ait bir meziyeti makineye devretmek; makine de tıpkı bizim gibi duyduğunu anlıyor, anladığını yazıyor, yazarken bazen duraksıyor. Salon dinleyicisi eseri notadan tanır, radyo dinleyicisi frekanstan tanır; aradaki fark, kâğıtla havanın farkıdır. Bizim defter havadan çalışıyor; havadan çalışan deftere her cümle biraz rüzgârda yazılmış sayılır. Büyük harf, küçük harf... Rüzgârın cilvesi de bu.
Sayının sevinci, sayının şüphesi
848 kez denince gözünüzde parlak bir mahfaza canlanmasın. Bu, salt bir coşkunun ölçüsü değil; üst üste yığılmış alışkanlıkların izi. Radyo, sevdiği şarkıya büyük bir gecede değil, dönen başın her dönüşünde sadık kalır. Yayın akışı bir programme benzemez; her akşam ayrı bir müdür gibi davranır, bazen aynı şarkıyı haftanın her gecesine sızdırır, bazen aylarca susar. Sayı bu kaprislerin üst üste binmiş hâli; yine de bir huyu saklıyor: geri dönüşü seven akış, seveni de baştacı eder. Sana Bana Yeter 23 kez. Şarkının kendisi de bir zamir döşeği: sana, bana, yeter. Bu tür bir sevgi etkinlikle değil, geri dönüşle büyür; arşiv de yalnızca dönen başları sayıyor.
Salonda bir yorum bir olaydır; oradaydınızsa anlatırsınız, değilseniz kaçırmışsınızdır. Radyoda hiçbir çalma o ölçüde olay değildir ve bu yüzden hepsi birbirine eklenir. Siz kaçırmışsınızdır belki; akşam geç gelmiş, kanalı hiç açmamış olabilirsiniz. Ama arşiv açmıştır. Arşiv hep açıktır. 848 dediğimiz şey, belki de hepimizin ayrı ayrı kaçırdıklarının üst üste konulmuş hâlidir.
Küçük bir gözlem de borçluyum kendime. Bir eseri çalma sayısıyla yan yana koyduğunuzda sayı her zaman soğuk durmaz; kimi zaman bir salonun topluca aynı duyguya evet demesi gibi durur. 57 kez Şahsen Ben diyen bir yayın akışı, bana bir dinleyicinin ısrarından çok, akşam saatlerinin ortak tavrını hatırlatıyor. Abartmıyorum; ölçülü bir saygı duyuyorum sadece. Dile Kolay 15 kez diyor arşiv. Dile kolay gerçekten; bu kadar tekrarın içinde şarkı yorulmuyor, eskimiyor da, yerleşiyor.
Üstelik bu sayılar terk edilmiş rafların değil, dönen başların birikimi. Arşiv öyle sandığımız kadar yaşlı da değil; genç bir hafıza, hevesli bir sayıcı. Sayı orada duruyor, güncel ve ısrarlı; çalınmaya devam ediliyor demek. Ben buna söyleyecek çok şey bulamıyorum; bulabildiğim şey, yeniden dinleme isteğinden ibaret.
Karşı tarafını yoklamadan geçmeyeyim. Sayılar, birleşmeyen satırlar yüzünden şişkin duruyor olabilir. SAHSEN BEN ile Şahsen Ben aynı şarkıysa, gerçekte ayrı sayıldığından daha çok sevilen bir şarkı var demektir; arşiv onu bölmüş, biz de bölünmüş haliyle sevmişiz. Bana kalırsa bu, arşivin kusuru değil, arşivin hâli. İnsan hafızası da böyle çalışır; aynı şarkı sizde bir yaz kokusunun altında durur, bir başkasının defterinde bambaşka bir odada. Hafıza satır satır yaşamıyor; saklandığı yerde bölünüyor.
Doğum günü 4 Ağustos
Her arşivin bir doğum günü vardır; bizimki bu sanatçı için 4 Ağustos 2026'da başlıyor. Ondan öncesi? Arşivimizde şöyle görünüyor: sessizlik. Sayılar ebedi görünür, oysa hepsinin bir ilk satırı, sıradan bir yaz günü, kimseciklerin fark etmediği bir başlangıcı vardır. İlk kayıt denince gözümde bir stüdyo ışığı canlanıyor; belki gerçekte sıradan bir otomasyon cümlesiydi, ne fark eder. Hafızada mühim olan ilk cümledir; sonrakiler ya onun tekrarıdır ya da ona borçlu. Ben o ilk satırları hayal etmekten hoşlanırım.
Genç arşivlerin iyi yanı, henüz alışkanlıklarını kazanmamış olması; telaşlı yanı, bize büyük hikâyeler anlatmaya heves etmesi. Ama bu yazının konusu büyük hikâye değildi ki. Bir şarkının ayrı yazımlara saklanması, bir sayının iç içe büyümesi, dönen başların dinmemek bilmemesi. Küçük şeyler. Radyo denen şey de zaten küçük şeylerin üst üste konmasıyla ayakta durur.
Yazıyı kapatırken defteri son kere çevirdim; listenin tepesindeki o bildik satır yine karşımda. Arşiv hâlâ Şahsen Ben diyor; biri büyük, öbürü küçük. Hangi yazımın gerçek olduğunu şimdilik erteliyorum. İyi bir dinleyici gibi davranıyorum ben de: karar vermeye değil, dönmeye alışığım.
Bu yazı, Radyo Arşiv'in çalma listesi arşivinden elde edilen verilerle hazırlanmış, site editörü tarafından incelenip onaylanarak yayınlanmıştır.
İlgili program arşivleri
Diğer yazılar